25 Aralık 2017 Pazartesi

Kötü işte.
Bitirdim diyorsun. Arkama bakmayacağım artık diyorsun ama öyle kolay olmuyor işte.
Ama neden ki. Neden yani. Kopsa gitse geçmişimiz mesela. Gitse ya. Ayrılsak birbirimizden. Düşünmesem hiç. Keşkelerim olmasa. İçimi durup dururken huzursuz etmese mesela. Önüme bakabilsem. Tüm mutluluğumu aniden alıp gitmese. Sıkışmasa kalbim.
İzin ver. Lütfen.

18 Ekim 2017 Çarşamba

Haerin ve Tuğçe

"Gelmişsin."
"İhtiyacım vardı."
"Evet. Beni hem sevmiyorsun hem de başın sıkışınca bana geliyorsun. Korkaksın. Acizsin. Salağın tekisin."
"Biliyorum."
"Ne anlatayım sana? Ne kadar değişmiş olabileceğimi düşünerek geldin buraya. Sonuçlarına katlanacak mısın? Ya da şöyle sorayım, katlanabiliyor musun?"
"Nesi varmış sonuçlarının? Sonucu mu var ki seni içimde tutmanın?"
"Tutamadın ki. Tuttuğunu sandın. Halbuki en dışarda olan bendim. Sen hep içerdeydin. Bunu hala kabullenemiyorsun Tuğçe. SDKJFHSFDKSJHF isme bak ya."
"Ben de sevmiyorum kendimi. İsmimi. Hiçbir şeyimi sevmiyorum."
"Bana uyar biliyorsun. Benim başladığım, doğduğum yer orası zaten."
"Ama.. belki de onca olayı yaşamam gerekiyordu Haerin. Bazı şeyleri anlamak için bazı olaylardan ders çıkarmak gerekmez mi?"
"İşte sorunun bu senin. Bana olay gözüyle baktın, bakıyorsun! Kabullenemedin beni, oluşan şeyi, kendini. Neşeni hep sen sandın. Tuğçe sandın. O neşe bendim. Haerindi o neşe. Sen hep saf taraftın evet, ama mutluluk bendeydi. Benimseseydin gerçekten mutlu olacaktın. Maskelerin olmayacaktı. Yapışmayacaklardı üstüne. Hangi kısmının gerçek olduğunu düşünerek geçirmeyecektin yıllarını. Perdelerin olmayacaktı. Ya da daha erken baş edecektin bunlarla. Yapamadın."
"Hüzünlerimi başlatan sendin! Seni sevmemi mi bekliyordun?!"
"Ahahahaha hayır hayır hayır.. Suçu bana atma. Ben hüzünlerinle, kusurlarınla doğdum. Orada başladım. Öncesi falan yok. Kabullenemiyorsun hala. Herkesin hata yapabileceğini, kusurların olabileceğini kabullenemiyorsun. Kimseyi üzmek istemiyorsun. Kötü biri olacağıma öleyim daha iyi diye düşünüyorsun hatta, değil mi? Öl daha iyi bence. Tek başımaydım çünkü Tuğçe. TEK BAŞIMA. Çöpün kenarına bebek bırakır gibi bıraktın beni. İçinde büyüdüm. Umurunda olmadım. Duymadın beni. Duymamazlıktan geldin. Ben hep kötüydüm çünkü. Beni yok etmek istedin. Hata yapan hep bendim. Suçlu olan hep bendim. Affetmeyi düşünmedin. O kadar sevmedin ki beni. Haerin halini. O kadar benimsemedin ki. Hep suçladın. Hep diğerlerinin dertleri daha önemliydi. Onca büyük dert varken senin dertlerin isteklerin zırvaydı saçmalıktı sana göre. Biraz olsun içine bakmadın. Bir an olsun kendi ruh halini önemsemedin. İçine attın hep. Hep. Hep. Hep. Salaksın sen çünkü. Kendine zarar verdiğini görmeyecek kadar salaksın diyeceğim ama gördün aslında. Sadece görmek istemedin. Salak desem salağa hakaret olur artık."
"Bencilliğimden olmadı mı her şey.."
"OLDU! KABULLEN ŞUNU İŞTE! İÇİNDE TUTMA!"
"Deniyorum."
"Biraz daha dene. Hatta ne yap biliyor musun? Biraz daha çabala! Seversin sen bu cümleyi. Hatırladın değil mi?"
"Neden acı çektiriyorsun bana?"
"Çünkü çekmen gerek. Küçücük bir odada değil Tuğçe. Dışa vurman gerek. Bastırmaman gerek. İçinde tutmaman gerek. Göz ardı etmemen gerek. Biraz da olsun başkalarını düşünmemen gerek bazen. O dengeyi kuramıyorsun. Hep bastırıyorsun beni. Zayıflıklarını bastırıyorsun. Ama dışarı çıkıyorum artık."
"Hayır."
"Çıktım. Haerin'im ben. Kahkahaların, gözyaşların, Harley Quinn yanın, deliliklerin, anime kızları gibi cırlamaların, olur olmaz heyecanların. Etrafa bakmaların. Hepsi benim. Duygusal sevgi dolu  kısmını hep sen sandın. Ağlamaların hep babandan sandın. Ne zaman ağlamak istesem susturdun o yüzden. Evin babanı hatırlatıyor diye gidemedin o eve aylarca. Bu yüzden hep dışarılardasın. Üzülmesini istemediğin herkesi daha çok üzdün. Kabullenebilirdin, BENCİLLİĞİNİ KABULLENEBİLİRDİN. BÜYÜTMEYEBİLİRDİN. BUNUN NORMALLİĞİNİ KABULLENEBİLİRDİN.  Daha erken kabullenebilirdin. Gidip ailenin geri kalanıyla olabilirdin. Ama kabullenmedin, ağlamadın, susturdun. İşte o zamanlarda kahkaha attım. Daha güçlüydü gülmelerim, susturamadın. İnsanlar çok sevdi neşemi, gülmelerimi, duygularımı. Ama bunları sağlayan Haerin'di diyemedin hiç. Gülmek iyiydi, Tuğçenin oldu o yüzden. Haerin hatalıydı bir kere, hep hatalıydı. Ölmesi lazımdı onun değil mi? Mutlu olmaya çalışırken bile beni fark etmedin. Bastırdığını fark etmedin."
"Fark etmiştim."
"Ettin. Sonra gerçekten mutluymuş gibi davranmaya devam ettin. Değil mi? Nasıl olsa bu dertlerin bir gün küçülürdü gözünde, o zaman cidden mutlu olurdun. Oldun mu peki?"
"Hayır."
"Seni öldürmek istiyorum biliyor musun?"
"Neden?"
"Gerizekalısın. Beni hapsettiğinden beri hep iyiyim mutluyum diye takılıyorsun ortalıkta. Cidden öylesin belki de tamam bunları da ben yapmamışım gibi davranacağım, peki bu hala bir şeyler arayışı neden? Neden hala bi boşluk var içinde, dolduramadığın?"
"Sanki sen doldurabilirmişsin gibi konuşma bana."
"Dolduramam. Ama yardım edebilirdim. O boşluğun yükünü taşıman için. Ama ağzıma sıçtın Tuğçe. Üzgünüm. Yanında olmadım hiç sayende, doğduğumdan beri. Ama derler ya yanında olmayacağım artık diye. Sen onu anla işte. Artık varolmayacak olan sensin."

8 Ekim 2017 Pazar

Yorgunluk var üzerimde.
Dünya bir günlüğüne dursa mesela. Sadece bir gün. Yapmak istediğim, ertelediğim her şeyi yapsam. O içimdeki gürültü diner belki. Belki tuhaflığın neyden kaynaklandığını bulurum.
Mesela bir günlüğüne sessiz olsa Kızılay. Atatürk Bulvarını baştan aşağı yürüsem, ama kimsenin sesi çıkmasa. Ya da sessiz bir yere gidebilsem. Sakin bir ormana, koruluğa.
Biri olsa keşke. Evet. Birinin karşısına oturup saatlerce gözlerine bakmak istiyorum. Kahverengi gözlerine. Neden mavi göz falan değil bilmiyorum. Kahverengi işte sadece. Sonra da sarılıp o sıcaklıkla uyuyakalmak istiyorum.
Sadece sarılıp ağlamak istiyorum bazen de. Biri var bunu yapmak istediğim, ama henüz çözemedim.
Kendimi dünyadan soyutlamak ve soyutlamamak arasında kalıyorum.
Boşluğum bir günlüğüne gitse üzerimden mesela. Sokakta yürürken, dersteyken, arkadaşlarımlayken aniden gözlerime perde inmese. Perde yok olsun istemiyorum. Şikayet ettiğimden değil bu. Sadece bir gün istiyorum. Bir gün. Perdesiz.
Yorgun uyanmamak istiyorum. Sevdiğim bazı insanlarla eğlenirken aklımın köşesinden çıkıp beynimin merkezine yerleşen diğer insanlarla konuşmak istiyorum. O an o mekandan ayrılıp yanlarına gidesim geliyor hep. Loş ışık istiyorum o an. Ve o kişiyi.
"Anlat." desin mesela biri. Ağlamadan anlatabileyim istiyorum. Ağzımı açamadan karşısında oturmak istemiyorum.
Ya da o/onlar anlatsın, ben dinleyeyim mesela. Sabaha kadar dinlerim.
Yukarıdaki perdeden bahsedeyim mesela. Ya da onun/onların perdesi var mı böyle acaba? Onu sorarım ona/onlara. Merak ediyorum.
Hep neşeli eğlenceli olmak istemiyorum mesela. Derin mevzulara giresim geliyor. Ama giremiyorum.
Yalnız hissediyorum bazen. Böyle şeyler düşününce de bencil hissediyorum. Kimse kimseyi dinlemek zorunda değil, kimse başkasıyla aynı olmak zorunda değil. Kimse kimsenin arkadaşı olmak zorunda değil. Kimse benimle böyle şeyler konuşmak zorunda da değil yani. Bencillik işte. O kadar aciz hissediyorum ki. İnsanın doğasında olan bir şey aslında, ama kötü hissettiriyor. Bencilce.

21 Eylül 2017 Perşembe

Kusarak ağlamak istiyorum. Yine.
Bu günlerde daha fazla geçmişe dönüyorum. Oradayım hep. O mekanlarda, o hissi o günkü gibi yaşıyorum. O yüzden dalıp gidiyorum belki de. O yüzden eskisine göre daha zorlama gülüyorum. Kendimi ifade etmekte zorlanıyorum. Önceki gün ne yaptığımı unutuyorum. Birkaç saat önce eve gitmek için hangi otobüse binmem gerektiğini unuttum. Bindim ve erken indim otobüsten. Bunu inince fark ettim. Kalan yolu yürüdüm sonra.
Bu ben değilim. Değil miyim? Herkese sarılan, oradan oraya zıplayan, Gülümseyen, heyecanlanan, tepki veren, çantasına kitap koymadan dışarı çıkmayan, yeni şeyler öğrenmeye çalışan, merakını devam ettiren ben; rüzgar estiğinde durup hissederdim, şimdi tıkanıyorum.
Diğer insanlar nasıl kafalarını boşaltıyor diye düşünüp ortamlara karışıyorum. Kalabalık gürültüsü, müzik ve sahte kahkahaların tırmaladığı insanlar çarpıyor yüzüme.
Kendimden küçüklerle takılıyorum sonra. Başta istemeden oluyor bu, Ama neşeleri, umursamazlıkları hoşuma gidiyor, devam ediyorum.
"Aşık olmaya" çalışıyorum, bana "yürüyenlerden" en yakışıklısına "yürüyorum". Havalı bir şey ya çünkü. Belki severim falan.
"Gel çıkalım sonra tanışırız." diyor bana. "Senin için ölürüm" de diyor. Gözlerin çok güzel diyor. Mavi cosplay lensleri takılı olan gözlerime.
Daha önce kimse için ölmemiş çünkü. Çünkü beyninin yerinde çükü var. Çünkü hayatında yaşadığı en büyük hayal kırıklığı, istediği kızın içine boşalamaması olmuş.
Tüm yazımın içine ediyorlar sonra. Bir şey hissetmediğim için yol yakınken dönüyorum oradan gerçi.
Hala neşeli olduğum zamanlar var, hala çabaladığım zamanlar, yanındayken telefonuma sarılıp 500 snap atmadığım insanlar var. Ama o kadar geçici geliyor ki, neşeli hallerim ve her şey. Bunları milyonuncu kez yazıyorum belki de. Ben de bıktım dönüp dolaşıp iç dünyamın ne kadar mal olduğunu buraya zırvalamaktan, bu kadar saçma biriyken burada yazı gereksizliği yapmaktan. Ama yazıyorum işte. Düzelmeyi deniyorum,  yine de kusasım geliyor arada. Kusamayınca yazıyorum.
Regl mi oldum acaba yav?
Odaya giriyor. Nerede olduğunu bilmiyor ama titreyen elleriyle kapatıyor kapıyı arkasından. Korktuğu için titremiyor elleri. Biraz sonra her ne yapacaksa onu yapmak istemediği için de değil, öylesine titriyor sadece. Her zamanki hali.
Ahşap bir masa var odada. Mutfaktan banyoya dönme bir oda gibi görünüyor. Küçük bir penceresi var odanın. Ilık, bulanık su dolu eski bir küvet, masanın üstündeki radyodan gelen tanıdık bir tınıya eşlik ediyor.
Gülümsüyor önce kız, daha önce gelmiş gibi. Burası bulunmaktan zevk aldığı bir yermiş gibi. Sırıtıyor aslında sonra. Kahkaha atmamak için zor tutuyor kendini. Kıkırdayıp usul adımlarla etrafını süzerek ilerliyor odanın içinde. Ayakları çıplak. Eskimiş soğuk beyaz fayanslar ürpertiyor bedenini. Üstünde bol gelen beyaz bir gömlek var sadece. Erkek gömleği bu. Erkek arkadaşının belki de. Belki de sadece bol bir gömlek giymek istemişti, bilemiyoruz. Pencereyi kapatıyor, çekiyor kahverengi perdeyi. Küveti arıyor gözleri. Küvetten gözünü ayırmadan gömleğini çıkarıyor usulca. Küvete girmesi gerek çünkü. O kadar şeyin arasında o küvete girmesi gerek bir de. O an yapması gereken, düşünmesi gereken başka şeylerin olduğunun farkında. Ama o küvete girmek istiyor o an. Sadece o küvette olmak istiyor. Çıkarıyor gömleğini, gömlek pürüzsüzce kayıyor bedeninden. Titreyen ellerine bakıyor kız. Yavaşça kaldırıyor başını, odayı inceliyor. Tavandaki paslanmış borulardan birinin sızdırdığını görüyor. Gaz mı yoksa buhar mı diye düşünüyor. Sonra umrunda olmadığını fark ediyor. Neden bunu düşündüğünü sorguluyor bir süre. Gözleri tekrar küvete kayıyor. Korku var bu sefer bakışlarında. Titriyor elleri. Kayıp düşmemek için direnerek, tutunarak giriyor küvete. Uzanıyor. Ilık su soğuk bedenini ürpertiyor başta, sonra alışıyor ve bırakıyor ellerini. Suyun inanılmaz zevk verdiğini hissediyor, tüm hücrelerinde hissediyor suyu, ufak bir inleme çıkıyor dudaklarından istemsizce. Su onu koruyordu sanki. Sıcaklığı güven veriyordu belki de. Yüzünü de suya soktuğunda tüm dünya susuyor o an. Su tüm sesi alıyor içine, boğuyor. İyi geliyor ona sessizlik. Dış dünyayla ilgili hiçbir şeyi duymama hissi, o sesi kısabilme hissi belki de. Tuttuğu nefes bitecekti elbet. Keşke bitmeseydi. Keşke hep suyun altında kalabilseydi.
Duraksadı o an.
O uçak aklına geldi. O otobüs, o eller, o an esen rüzgar, gözyaşlarına karışan yağmur, elinden o an düşen peçete. O an kesildiği gibi kesilmişti nefesi. Aniden değil, yavaşça. Ama evet, artık nefes alamıyordu. Nefesini kesen olay suyun altında olması değildi. Hissettiği rüzgar daha da güçlüydü sanki. Sanki o gün hissettiği yağmur sadece onun üstüne boşalıyordu o an.
Duraksadı. Direnemiyordu artık rüzgara, yağmura. Ama suyun içinden çıkmadı. Bekledi. Bekledi.. Yapabilirdi. Karşı koyabilirdi hepsine. Kendini dinleyebildiği tek yer bu küvetti. Burayı da kaybetmeye niyeti yoktu. Küvetin kenarlarını sıktı.
"Geçecek." dedi. "Bu yağmur da, rüzgar da geçecek. İyi olacağım. Düşünmeyeceğim."
Yenilmeyi istememek gibi bir şey değildi onunki. Yeteri kadar yenilmişti belki de. Yarışmak istemiyordu. Kazanmak istemiyordu. Düşünmemeyi istiyordu sadece.
Bekledi.
Dayanamıyordu artık.
Bıraktı ama işte. Çıktı suyun içinden.
Daha yeni doğmuşcasına derinden ve keskin bir nefes aldı.
O odada değildi artık. Mekan değişmişti.
Bir yatak odasıydı burası. Hardal rengi duvarları, victoria tarzı oyulmuş işlemeleri olan beyaz bir yatak, dolap, makyaj masası ve bulunduğu küvet olan sımsıcak bir oda.
Oda yıkılıyordu. Duvardaki çerçevelerin sırayla düşüşünü izledi. Sallanan dolabın kapının önünü kapatışını izledi. Yatağın parçalanışını, çökmek üzere olan tavanı, küvetinden taşan suları gördü. Sarsılıyordu oda. Her şey sarsılıyordu. Ama o sadece küvetine tutundu.


Tutundu ve etrafı izledi.

17 Eylül 2017 Pazar


Ergenlik.

Boşluk. Bağlantı.

Tekrar boşluk. Tekrar bağlantı. Birini çok sevme. Derdini dinleyip düzeltmeye çalışması. Boşluktan ötürü karşıdakine bağlanma.

Bağlantının kopuşu. Şok. Bu durumda genelde insanlar ne yaparlar ki düşüncesi. Şok. Komik bir intihar girişimi.

Acıyı hissediş. Şok. "Ha bu muymuş ya. Neyse o zaman." zamanları. Şok.

11 gün yataktan çıkamama. Derin depresyon. Şok. Kendini soyutlama. Varolmaması gerekiyormuş gibi hissetme. Şok.

İçinden hislerin alınması. Sarılamama. Gülememe. Soğukluk. S o y u t l a n m a. Şok.

Kusmuk??

Geride bırakmaya çalışma. Bari bi işe yarasam durumu.

Frozen the Movie. Elsa. İdol. Çizgi film karakterini rol modeli olarak görme. Çünkü kız kendisi gibi soğuk nevaledir. İstemsizce gerizekalı gibi davranır ve bunun geri dönüşü olmaz, düzeltemez. Kendini öyle kabul eder. Artık insanlara yaklaşmanın bi manası yoktur. Uzaklaşır. Kendi alanında özgürdür ve bu mutluluğu ona acı verir. Filmi izleyip izleyip saçma sapan ağlar.

Hedef. "Ben de böyle filmler yapacağım. İçimi öyle dökerim belki." modu. Animasyon filmlerine, grafiklere, düşüncelere, hayal gücüne bağlanma. Gerçeklikten kopuşun, nefret edişin ilk evreleri.

Hayal. Üniversite. Gerçekleşen hedef. Ya da üstteki hedefe ilk adımı atış. Yıllarca hayalini kurup bununla iyileşmeye çalışmak.

Başlangıç. İyi insanlar, güzel mekan. Mekanı kapsayan her şeyin iyi gelmesi, iyileştirmesi. İyileştirdiği için mekana bağlılık. Bağlanma. Bağlantı. Sarhoşluk.

Uçak. Habersiz vedalaşma. Gidiş.

Mekanın verdiği mutluluk. Sarhoşluk.

Dönüm noktası. Whatsapp mesajı. Yağmur. Valiz. Boğulma. Kahkaha. Şok.

Mekanın verdiği acı. Acının tatmin edişi. Sarhoşluk. Eksiklik. Şok.

Gezmeler. Dolaşmalar. Gözyaşının kalmaması. Acının verdiği acı. Şok.

Hedef mekanına geri dönüş. Odaklanma. Birileri için ayakta kalma çabası. Kahkaha. Eve aylarca adım atmama. Hedef mekanında vakit geçirme. Sokaklarında ağlamalar. Çığlıklar.

Bağlantı. Birilerine bağlanma.

Hedef mekanının kül olması.

Çöküş.

Hedefin yok olması.

Kahkaha. Çığlıklar. Şok. Ağlama. Sarhoşluk. Kahkaha. Tekrar kahkaha. Tekrar kahkaha. Tekrar çığlıklar.

Ayakta kalmaya çabalıyormuş gibi görünmek.

Ameliyat. Eksikliğin ismini sayıklama.

Hedef mekanın küllerinin üstüne kurulan çöplüğe dönüş. Şok.

İlk defa birilerini öldürme isteği. Kendinden korkmak. Şok.

Mekanın mezarlık oluşu. Anı mezarlığı. Her gün cesetlerin üstüne basıyormuş gibi hissetmek. Ölme isteği. Şok.

Mezarlıkta 1 yıl.

Peruklar. Kostümler. Kahkahalar. Dans. Kahkahalar. Kafa dağıtmalar.

Mezarlığa gidiş gelişler.

Birine bağlandığını düşünmeler.  Eksikliği doldurmaya çalıştığını fark etme. Geri çekiliş.

"Ayağa kalkmalı mı" düşüncesi. Ne yapacağını bilememe.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Şimdi alta bir link bırakacağım ama yazıyı okurken fon müziği olarak kullanmanız için değil, şarkının hissettirdiklerinden bahsedeceğim.

https://www.youtube.com/watch?v=eLBozbquURs

Bir senedir dinlemiyordum. ondan önce her gün 7/24 kulağımdaydı. İçimdeki depresyona(saçma sapan anlamlandıramadığım hislere) can verip onları ayağa kaldırırdı çünkü. Ağlamama sebep olurdu bazen ama genelde nedensiz bir coşkuyla dolardı içim. Ne kadar hüzünlensem de besliyorlarmış beni. Şu an fark ediyorum. Ve şu an kötü anılardan, olaylardan kaçmak ne kadar korkunç gelse de bir yandan, böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Vakti geldiğinde tahammül edeceğim onlara. Vakti geldiğinde kaldırabileceğim onları.
Aslında kaçmak da değil belki de. Bir olaya "Ağlayacağına şunu yapsan daha iyi." diye bakmak kaçmak sayılır mı?
Bilmiyorum.
Az önce şarkıyı ilk kez dinledim. Ve film şeridine döndü şarkı, önceki hissettirdiklerine göre. bahsettiğim hüzün coşkusu hala var içimde. Dolanıp duruyor. Bir şekilde dışarı çıkmak istiyor ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. Eksik gibi oluyor bazen. Tamamlanmak istiyor sanırım. Ya da gitmek istiyor. İstediği çok şey var. İçimdeki açmak istemediğim konulara bir çok çözümü var aslında. Ama hep saçmalıyor.
Bu yaz mesela. O kadar değişik geçti ki. Boşluğum hiç yapmadığım şeyler yaptırdı. Pişman olup daha fazla saçmalamadan uzaklaştım şimdi. Ama keşke fazla insan olmasaymış diyorum hayatımda. Keşke hayır diyebilseymişim bazılarına. Sorun o insanlarda değil. Her yer fazla kalabalık. Çok fazla gürültü. Çok fazla düşünce. Laf kalabalığı. Çok fazla ses. Çok fazla.
Uzaklaşmak istiyorum o yüzden. Bu şarkı da bu isteğimi hatırlattı bana. Gitme isteği. Gitmek kolay geliyor ama arkamda birilerini bu halde bırakıp gideceksem üzüleceğim. Kötü tadı olup da aynı zamanda şifalı olan bir şeyi içmek de böyle sanırım. Ama arkamdakileri daha iyi bir halde bırakabilirsem.. o zaman belki de içimdeki o hissin istediği şeyi yapmış olurum. İki türlü de mutlu olacak gerçi farkındayım. Gideceksem gideceğim yeri de hayal ediyorum sürekli. Aklıma kaybolacağım ormanlar ve tapınaklar geliyor. Tahta köprüleri olan vadiler, bahçeler. Fazla şehir ışığının olmadığı bir yer. Uçurumlarından kendimi bırakabileceğim bir yer. İlk çığlığımı attığım yer orası oldu. Tamamlamam gerek.